blank
7+3=

Sorduğunuz sorular ekibimiz tarafından itina ile cevaplanıp posta kutunuza haber bırakılır. İletişim için bu formu değil de mail adresimizi kullanmanız daha makul olacaktır.

İlginç Sorular

Neden küresel bir devlet yok?

Çağlar boyunca düşünürler bütün dünyayı yönetecek tek bir devletin varlığı ile dünyadaki her türlü sorunun çözülüp çözülemeyeceğine kafa yormuşlardır. Mantık basittir. Görünüşe bakılırsa, savaşlar için emir veren, devletler ve yöneticilerdir. Öyleyse tek bir devlet ya da yönetici olduğunda, hiç savaş çıkmaz.

İnsan gözünün görebileceği uzaklığa kadar geleceğe baktığımızda,
Dünyanın o zamanki halini ve içindeki bütün harika şeyleri gördüm;
… Orada artık savaş davulları çalınmıyor ve savaş bayrakları açılmıyor;
İnsanoğlunun Parlamentosu, dünyanın Federasyonu var çünkü.
Orada çoğunluğun sağduyusu karşısında hırçınlıklar huşuyla duruyor
Ve evrensel hukukla sarmalanmış sevecen yeryüzü hafif bir uykuda.

Alfred, Lord Tennyson, “Locksley Konağı” (1837)

Bu öylesine ayartıcı bir hikayedir ki, yüzyıllardır hem edebiyatta, hem de felsefi ve siyasal düşüncede sürekli karşımıza çıkar. Daha 13. yüzyılda Dante, Şölen (Convivio) adlı eserinde, “bütün dünyanın ve insanların bir monarşiye, yani tek bir hükümdara bağlı bir yönetime sahip olması halinde savaşın sona ereceğini ileri sürdü. Hükümdar elinde her şeyin bulunması nedeni ile, başka bir şey edinmeyi arzulamayacak ve böylece kralları memnun bir halde kendi krallık sınırları içinde tutarak, aralarından barışı sağlayacaktır.” Thomas Hobbes, Leviathan‘da dünya devletleri arasında işbirliğinden söz etti; Saint-Pierre başrahibi Charles-Irenee Castel bu fikri geliştirerek, hükümdarların “ebedi barış“a ulaşmak için iktidarlarından vazgeçecekleri bir Avrupa federasyonu tasarısına dönüştürdü. Rousseau ise böyle bir birliğinşiddete dayalı devrim olmadan gerçekleşemeyeceği ve bu yolla ortaya çıkan bir kurumun da yarardan çok zarar getireceği kanısındaydı – Napolyon’un Fransız Devrimi çerçevesinde Avrupa’yı birleştirme girşiminin sonuçta sadece ülkelerin ona karşı birleşmesine hizmet etmesi bu görüşü bir bakıma doğruladı.

Dünya devletinden epeyce söz eden Immanuel Kant’ın inancına göre, insanlık tarihinin sonuçta varacağı nokta, “bütün dünya halklarını kapsayana kadar zorunlu olarak büyümeye devam edecek bir uluslararası devletti (civitas gentium).” Bununla birlikte, bireysel özgürlüklerin güvence altına alınmaktan uzak olduğu bir dünyada monarşilerin ve despotların yarattığı keşmekeşten dolayı, mevcut halde, “bir dünya cumhuriyetine dönük olumlu tasarının gerçekleşemeyeceği” görüşünü de ileri sürdü.

20. yüzyılda iki dünya savaşının yol açtığı dehşet verici çatışma küresel devlete – ya da en azından dünya forumlarına -dönük bir ilgiyi canlandırdı. Galip devletlerin girişimiyle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Milletler Cemiyeti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Birleşmiş Milletler oluşturuldu. Bunların ikisi de ülkelerin karşılıklı rızasıyla dünyayı yönetebilirdi; ama uygulamada neredeyse hiçbir denetim kuramadı. ABD ve SSCB gibi devletler BM’yi pek takmayacak kadar güçlü olduklarından dayatmacı bir tutum takındılar – BM kararlarını fiilen gözardı eden Kuzey Kore, İran ve Burma gibi daha küçük ülkeler de aynı örneği izledi.

İkinci Dünya Savaşı’nın ve özellikle Hiroşima ile Nagazaki’ye atom bombası atılmasının ardından, tarihte gerçek bir dünya devleti kurma yönünde belki de en ciddi siyasal girişim gündeme geldi. Nükleer silahlara bağlı sorunlardan çok tedirgin oldukları için tek çözümün bir dünya devleti olduğuna inanan birçok kişinin soylu düşüncelerle yürüttüğü bu kampanyaya katılanlardan biri de Albert Einstein’dı. “Ülkeler arasındaki çatışmaları yargı kararı ile çözebilecek bir dünya devleti yaratılmalıdır” diye yazdı Einstein. “Bu devlet, dünyadaki devletler ve milletlerce onaylanacak ve saldırı silahlarını kullanma yetkisine sahip tek merci olmasını sağlayacak açık seçik bir anayasaya dayanmalıdır.“

Einstein’in hayalinin bir sonuca ulaşma şansını asla bulamamasının sebeplerinden biri, tarihin garip bir cilvesi ile, her ikisi de dünyayı tek bir bayrak altında toplamaya çalışan iki karşıt güç odağı ve ideoloji arasındaki pata durumundaydı. Bir yanda Lenin’in komünizmi bütün dünyaya ihraç etme hayalinin ve “Bolşevik Dünya Devleti“nce yönetilecek sosyalist bir dünya ekonomisi yaratma düşünün ateşlediği Sovyetler Birliği vardı. Diğer yanda ise dünya genelinde ulus-devletlerin ve kapitalizmin üstünlük kazanması için uğraşan ABD öncülüğündeki Batı dünyası vardı. Batı’nın zaferi karşısında komünist hayal şu anda büsbütün ortadan kalkmış gibi görünüyor. Öyle ki, Francis Fukuyama büyün dünyanın liberal serbest piyasa demokrasisine yönelişiyle birlikte, 1992′de kendinden emin bir tavırla “tarihin sonu”na varıldığından söz etti – Kant’ın bakış açısı ile dünya devletine geçişin başlangıcı idi bu. Oysa yakın dönemdeki finansal krizin ve dünya genelinde süren siyasal kargaşanın böyle bir iyimserliğin temelsizliğini gösterdiğine hiç kuşku yok.

Bazı bakımlardan bir dünya devletine doğru olmasa bile daha eşgüdümlü yönetime doğru gidiş var. Sözgelimi, Avrupa’nın tamamı günümüzde Avrupa Birliği’nin federasyon çatısı altında ve dünyanın her yanında ülkeler bütün komşuları ile ekonomik ve siyasal paktlara giriyorlar. Gittikçe artan sayıda ülke, ticaret ve çevre gibi kilit konularda en azından yüzeysel düzeyde işbirliği yapmaya çalışıyor. BM’nin bir konuşma kürsüsünün ötesine pek geçememesine karşın, Gordon Brown’ın 2009′da bankacılık kriziyle ve küresel durgunluk ile başa çıkmaya yönelik önlemler konusunda sağladığı eşgüdüm, onaya dayalı ortak eylemin somut bir örneğidir. Bu durum uzmanları küresel devlet yerine, küresel yönetimden söz etmeye yöneltiyor – yani tek bir dünya devletince değil, Dünya Ticaret Örgütü, G20, IMF vb. gibi kuruluşların öncülüğünde eşgüdümlü ulusötesi eylem ile denetlenen bir dünya.

Elbette bütün bunların temelinde küreselleşmenin perde arkasındaki gücü yatıyor. Dünya genelinde ekonomik bağlar ve iletişim bağları şimdi öylesine güçlü ki, ülkeler artık tamamen kendi başlarına hareket edemiyorlar. Küresel şirketlerin ve bankaların finansal gücünden dolayı, dünyadaki işler birçok açıdan ulusal devletlerden bağımsız olarak küresel bir ölçekte yönlendiriliyor ve düzenleniyor. Bir bakıma, hukuken resmi bir dünya devleti olmasa bile, küresel ekonomik güç odaklarının elindeki fiili bir küresel kavuştuğumuz söylenebilir. Küresel yönetişimi devletlerden (özellikle küresel devletlerden) uzak tutmak böyle insanların çıkarınadır – ve genelde gereğinden fazla devlet gücünün serbest ticareti ve girişimciliği kısıtladığını ve ekonomik büyümeyi tıkadığını ileri sürüyorlar. Fransa cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya başbakanı Angele Merkel bir süre önce bankacılığın işleyişini sıkı küresel denetime alma gereğini ileri sürdüklerinde, ABD ve Britanya böyle politikaların durgunluğu daha da derinleştirmesinin neredeyse kesin olduğunu vurgulayarak tartışmayı kazandılar – böylece finansal güç odaklarının rahat bir nefes aldıklarına hiç kuşku yok.

Einstein’ın dünya devleti için kampanya yürüttüğü 1940′lı ve 1950′li yıllarda George Orwell ve Aldous Huxley, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Cesur Yeni Dünya kitaplarında küresel devletin uygulamada neye dönüşeceğine dair korkunç senaryolar, bireye yer olmayan ruhsuz dünyalar ortaya koydular. Sovyetler Birliği’nin yekpare yapısından dolayı bu korku büsbütün gerçekmiş gibi göründü. Kant’a göre, mevcut ortamda dünya devletine ilişkin ana sorunlar aşırı güçlü ya da aşırı zayıf olmasaydı ve aşırı güçlü olabileceği korkusu daha ağır basar gibiydi.

En azından Batı’da, Orwell ve Huxley gibi birçok kimse kapsayıcı devletin gücünden çekinmiştir. Avrupa Birliği bünyesinde ilerleyen federalleşme karşısında Avrupa’da birçok sıradan insanın süren güvensizliği, bu korkunun ne kadar köklü olduğunu gösteriyor. Britanya’da İşçi Partisi hükümeti genellikle daha kapsamlı Avrupa bütünleşmesinden yana olmakla birlikte, İngiliz kamuoyuna çok dikkatli yaklaşmak zorunda kalarak, sözgelimi, Lizbon Anlaşması’nı referanduma götürmekten kaçınmıştır – çünkü bunu kabul ettirmenin çetin bir uğraş gerektireceğini iyi bilmektedir. Liberal demokrasinin genel kabul gördüğü Avrupa’da insanlar bütünleşik devlete ikna edilemiyorsa, küresel bir ölçekte buna ulaşma olasılığı haliyle düşüktür.

Dünyadaki çoğu kimse aile ve mahalle ötesinde en sıkı bağlılığı tarihsel milliyetine duyuyor. Kendi milliyetine mensup ve aynı dili konuşan insanların oluşturduğu ulusal devletin yönetimine gönüllü onay verirken, yetkisiz yabancılardan oluşmuş gibi gördüğü ulusötesi yönetim yapılarına ise sıcak bakmıyor. Bu nedenle SSCB dağılır dağılmaz, Litvanya, Estonya, letonya, Gürcistan ve diğer birçok Sovyet cumhuriyeti çarçabuk bağımsızlık hakkına sarıldı; İskoçya da öteden beri Britanya içinde kendini yönetme hakkını elde etmek istiyor.

Böyle bir milliyetçilikle dünyada gönüllü bir siyasal birlik, Dante’nin dönemindeki kadar uzak görünüyor. Britanya İmparatorluğu dünyanın dörtte birini denetim altına alarak, tarihte dünya devletine en yakın düzeye ulaşmıştı; ama bu asla gönüllü bir birlik değildi ve merkezin artık ipin ucunu kaçıracak kadar zayıflaması ile birlikte hemen dağıldı. Böylece Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve Hindistan gibi yeni ülkeler ortaya çıktı.

Ancak, yakın dönemde ilginç bir gelişme yaşandı. Barack Obama’nın ABD başkanlığına seçilmesi dünyanın her yanında neredeyse evrensel övgü ile karşılandı. Obama bir tür kahramana dönüştü. Gana’ya Temmuz 2009 başlarında yaptığı bir ziyarette, kalabalıklardan sanki kendi ülkelerinin lideriymiş gibi coşkulu bir ilgi gördü. Gana, Afrika demokrasisinin yükselen yıldızı konumundadır – ABD başkanının, demokrasisi daha tartışmalı olan komşu Nijerya”ya gitmekten kaçınmasının sebebi belki buydu. Obama’nın Afrika başkanlığına adaylığını koyması halinde, serbest ve adil seçimlerden büyük bir zafer ile çıkacağı izlenimini ediniyor insan. Dünya başkanlığına aday olursa, belki yine seçilir. Elbette bunun olma şansı pek yok, ama böyle bir spekülasyon dünya devletinin sonuçta imkansız olmadığını gösterir.