blank
7+3=

Sorduğunuz sorular ekibimiz tarafından itina ile cevaplanıp posta kutunuza haber bırakılır. İletişim için bu formu değil de mail adresimizi kullanmanız daha makul olacaktır.

İlginç Sorular

Kader nedir?

Kader, olayların dışsal, doğaüstü bir güç tarafından tasarlanmış plana uygun olarak kaçınılmaz bir seyir izlediği anlayışıdır.

Kişinin hayatının bir şekilde önceden belirlenmiş olduğu fikri çok eksidir ve birçok kültürde karşımıza çıkar. Sözgelimi, Arapça kökenli “kısmet” kavramı buna denk düşer; Antik Yunan dünyasında üçlü kader tanrıçaları Klotho, Lakhesis ve Atropos’un insan hayatının gidişatını denetleyen ağları ördüklerine inanılırdı.

Hayal gücünde kader çoğu kez komediden ziyade trajediyle ilişkilendirilir. Birisinin trajik kaderi olduğunu söyleriz, ama nadiren komik bir kaderden söz ederiz. Kader genelde acımasız ve alaycı gibi sunulur; önceden belirlenmiş kader çizgilerinden boşuna kaçmaya çalışan ve sonunda onları mutsuz sona götürecek yola farkında olmaksızın giren insanlara sıklıkla muzip oyunlar oynar. Nitekim Kral Oedipus adlı Yunan oyununda, Delphoi kahinlerinden, babasını öldürüp annesiyle evleneceği yolundaki trajik alınyazısını öğrenen genç Oedipus, bundan kurtulmak için Korinthos’a kaçar; ama yolu Teb’e düşer ve hiç bilmeden kaderinin gereğini yerine getirir.

Kaderin kıskacına girmek güçlü ve duygusal bir imge olarak edebiyatta sıkça işlenir. Tam da insan olmanın taşıdığı anlamın özüne dokunur. Talihlerine nafile çabayla karşı koymaya çalışan ve kaderle boğuşan kişiler, başarısızlığa uğrasalar dahi kahraman olarak görülürler. Tıpkı ateşin sırrını çalan Prometheus gibi, insan yazgısının denetimini tanrıların elinden almaya çalışmakla yiğitlik konumuna ulaşırlar. Birer kahraman sayılmalarının sebebi, insanın dünyadaki serüvenine onur ve gurur katmalarıdır. Kaderin zincirlerini kırmayı başaramasak bile, doğaüstü güçlerin oyuncağı olmanın çok ötesine geçtiğimizi gösterirler. İnsanın babasını öldürüp annesi ile evlenmesinin dehşet verici görünmesine karşın, Oedipus’u çektiği acıyla kahramanlaştıran şey budur. İşte bu yüzden Milton’ın, Kayıp Cennet‘indeki Şeytan sırf iğrenç bir iblis değil, yiğit ve trajik bir titandır. Nietzsche’nin üst-insanı (über-mensch) “iktidar iradesi”yle bir bakıma uç noktaya varmış trajik kahramandır; bu konuma her türlü tanrı fikrini dünyadan hepten kovarak ve kaderden yoksun, anlamdan yoksun bir dünyadaki geleceğe cesaretle sahip çıkarak kavuşur.

Buna karşılık kişinin kaderine boyun eğmesi -boğuşulamayacak bir şeyle boğuşmayı gereksiz gören – Zen tarzı bir bilgelik olabileceği gibi, sorumluluktan kaçınmanın bir yolu da olabilir. Bir şu işlediğinizde, sorumluluğu her zaman kadere yıkabilirsiniz. Bir karar alma zahmetine girmediğinizde, “Ne anlamı var?” deyip işin içinden çıkabilirsiniz -aynen Birinci Dünya Savaşı’nda askerlerin bir kurşunla gelecek ölümün önüne geçilemeyeceğini söyleyerek, sıkıntı verici öiğferleri takmaktan kaderci bir tavırla kaçınmaları gibi. Sıkıntılarla dolu bu dünyada birçok insan aynı sebeple astrolojiye yöneliyor; “her şeyin yıldızlarda yazılı olduğu” anlayışı, “Kader böyle buyurmuş” demekle ya da doğaüstü seslere kulak vermekle aynı şeydir. Çoğu kimseye, kadercilik -bütün hayatın kaderle belirlendiği görüşü- bir yenilgi, bir kişisel zayıflık belirtisi ya da daha da kötüsü, yıpratıcı bir umursamazlık gibi görünür -aynen Puşkin’in Eugene Onegin, Lermontov’un Peçorin ve hatta Shakespeare’in Hamlet karakterleri gibi.

Ancak, filozofların öteden beri kader kavramıyla bir sorunları vardır. Kaderi mantıkla savuşturmak ilk bakışta göründüğü kadar kolay değildir. Dünyanın neden-sonuç ilişkisine göre işlediğini, Newton’un devinim yasaları uyarınca her eylemin öngörülebilir bir etki yarattığını kabul etmeniz halinde, dünyanın geleceği dosdoğru atomların hareketine bağlı olarak mekanik biçimde önceden çizilmiş olur; geçmişin olayları kaçınılmaz olarak geleceği belirler. Bu durumda geleceği değiştirmek ancak fizik yasalarının kendisini değiştirmekle mümkün olur. Biz insanlar bu determinist evrenin bir parçası olduğumuza göre, geleceğimiz de aynı şekilde bütünüyle önceden belirlenmiş olmalıdır. Böyle bir bakış, hayatımıza kaderin yön verdiğini söylemekten pek farklı değildir; sadece göksel varlıkların yerini mekanik yasalar alır ve kehanet işini bilimsel öngörüler üstlenir.

O halde bu determinist dünyada insanın özgür iradesinin yeri nedir? Tam şu anda bu yazıyı okumayı sürdürmeye ya da dışarıya çıkıp bir şey içmeye, yazıda belirtilen düşüncelere katılmaya ya da saçma sayıp bir tarafa atmaya karar verirken kendi irademizle davrandığımıza inanabiliriz. Yoksa bu bir yanılsama mıdır? Aslında aynen Oedipus gibi hayatımızın önceden belirlenmiş çizgisine kıstırılmış halde, gamsızca kendi yolumuzda ilerlediğimizi sanarken, mekanik biçimde kendi Teb’imize varmaya mahkum muyuz yoksa? Schopenhauer her zaman tamamen mekanik kuvvetlerin denetimi altında olan suyun kendi kendine, “Kıyıya vuran bir dalga, coşkun bir şelale ya da sakin bir gölcük gibi davranabilirim, ama bugün canım bir yağmur damlası olmak istiyor” demesine benzer bir tutum içinde olduğumuz kanısındaydı. Wittgenstein daha da yalın bir ifade ile, sonbaharda bir yaprağın, “Şimdi bu yana gideceğim, birazdan o yana gideceğim” diye hayal kurmasıyla bir benzerlik kurmaktaydı.

Descartes gibi düalistler, zihnin ve bedenin ayrı olduğunu görüşünden hareketle, mekanik kaderimizden kaçınabileceğimizi, çünkü zihnin bedensel mekanizmadan ve fizik yasalarına bağlı kısıtlılığından bağımsız olduğunu ileri sürerler. Peki, zihin bedenden bağımsız ve onunla bağlantısızsa, bu mekanizmayı nasıl etkileyebiliyor? Bağlantısız olmadığına göre bağımsız olamaz. Yunan filozof Epikür zihnin, atomları saptırarak evrenin determinist niteliğini değiştirip değiştiremeyeceğine kafa yormuştu. Ama böyle olmayacak mekanizmaları düşünmek kaderden düalist kaçışı daha az akla yakın kılar gibidir.

Sonuçta filozofların çoğu bağdaşırcılar ve bağdaşmazcılar diye ikiye ayrılır. İlk kesim özgür iradenin mekanik kaderle bağdaşabileceğine inanırken, ikinci kesim buna karşı çıkar. Bağdaşmazcıların savı şöyledir: Geçmiş bugünü ve geleceği belirler; geçmişi denetim altına alamazsınız; geçmişin geleceği belirleme biçimini değiştiremezsiniz; o halde bugün ya da gelecek üzerinde denetim kuramazsınız. Yani, özgür irade bir yanılsamadır. Bazı filozoflar kuantum mekaniğinde evrenin öngörülebilir mekaniğini sarsabilecek bir yön görmüşlerdir. Ancak, bu bizi rastlantısallığın kurbanları durumuna düşürür gibidir – biraz daha iyi görünen kader yerine şansın oyuncağı haline gelmiş oluruz.

Bana gelince, biraz özgür irade taşıdığım ve hayatımın istikametine en azından bir ölçüde yön verdiğim izlenimi bende öylesine güçlü ki, bunun bir yanılsama olduğuna inanamıyorum. Her ne kadar ara verip biraz düşünme gereğini duysam da kendi aklımca tam şu anda bu cümleyi yazmamın kaderimde yazılı olmadığı kanısındayım. Ve sahiden bir yanılsamaysa, tabii bunu şöyle ya da böyle asla bilemem, yine de öyle değilmiş gibi davranmak akla uygundur. Shakespeare’in fikren yakın bulduğum kahramanı Cassius, kendisine ve Brutus’a oranla Caesar’ın yıldızının daha çok parlamasına bütün diğer koşulların eşit olması kaydıyla şu açıklamayı getirir:

İnsan bazen kaderin efendisi olur:
Sevgili Brutus, hata yıldızımızda değil,
Kendimizde, birer ast oluşumuzda.