blank
7+3=

Sorduğunuz sorular ekibimiz tarafından itina ile cevaplanıp posta kutunuza haber bırakılır. İletişim için bu formu değil de mail adresimizi kullanmanız daha makul olacaktır.

İlginç Sorular

Dürüstlük nerede hukuka uyar?

Avukatlar, kaypaklıkları ve doğruya aldırmaksızın hukukun inceliklerini istismar etmedeki ustalıkları nedeniyle öteden beri öylesine hicvedilmiştir ki, insan bu soruya, “hiçbir yerde” cevabını vermekten kendini alamaz. Dolandırıcı ya da fırıldakçı avukatları konu alan hikayeler yüzyıllardan beri vardır. 18. yüzyıl İngiliz şairi ve oyun yazarı John Gay bunu şöyle dile getirir:

Siz avukatlar var ya, her sözü ve anlamı
Keyfinize göre rahatça eğip bükersiniz,
Maharetinizle esneyen o dille bir davayı
Her müvekkilin lehine çeviriverirsiniz.

Ve doğrusu bu görüşte bir gerçeklik payı vardır. Avukatlar çoğu kez müvekkillerce kendi çıkarlarını korumak üzere hukuku kullanmanın bir yolunu bulmak için tutulur, dürüstlüğe uygun yolu bulmak için değil. Bu kinik bakış açısına göre, bir avukatın görevi doğruyu savunmak ve hatta adaleti sağlamak değil, hukuki kısıtlamaların yarattığı engelleri aşacak bir yol bulmaktır. Sözgelimi, bir avukat mevcut hukuk düzeninde bir müvekkilin, dürüst bir insana soygun gibi görünen bir durumdan paçayı sıyırması için bir boşluk yakalamak üzere tutulabilir.

Aslında hukuk topluma dönük, toplumu düzgün işletecek ve iyi hali – daha doğrusu çatışmaya yol açmayan davranışı – sağlayacak otomatik incelemeleri, denetimleri ve yol gösterici ilkeleri sunan bir program olarak da görülebilir. Tıpkı bir bilgisayar programı gibi, bu şekilde gözden geçirilen hukuk kördür ve dürüstlüğün konu ile bir alakası yoktur. Tek önemli şey hukuka uygunluktur ve avukatlar düpedüz programın becerikli operatörleridir.

Ama bireylerin sıradan parçalara indirgendiği bu Orwell tarzı bilimkurgusal hukuk anlayışı, aslında dürüstlüğün bir rol oynadığı ve oynamasının gerektiği karmaşık gerçeklikten çok farklıdır. Bir davada tanık kürsüsüne gelen bir tanıktan öncelikle, “hakikati, bütün hakikati ve sadece hakikati” anlatacağına yemin etmesinin istenmesi bir tesadüf değildir. Dürüstlüğe duyulan bu ihtiyaç, tam da hukukun özünden gelir.

Hiç kuşkusuz, hemen hepimiz ara sıra bazı yönlerimizle dürüstlükten uzaklaşırız. Bunlar çoğunlukla pembe bir yalanın ötesine pek geçmez. Sadece birkaç durumda yalan ciddi bir suç oluşturur. Can alıcı nokta da budur. Bir hukuk sistemi ancak çoğu insanın temelde çoğu kez dürüst olmasıyla işlerlik kazanır. Çoğu kimsenin temelde dürüst olmadığı bir toplumda istikrar ancak askeri yöntemlerle sağlanabilir ve hukukun üstünlüğü işlemez. Buna karşılık, insanlar her zaman dürüst olsaydı, o zaman yasalar büyük ölçüde gereksiz hale gelirdi. O zaman yaptırıma dayalı yasalar yerine, sadece insanların uyuşmazlıkları gidermelerine yardımcı olacak yol gösterici ilkelere gerek duyardık herhalde. Yasa gücüne, insanların dürüst davranmadığı (ve bereket versin ki seyrek karşılaşılan) durumlarla başa çıkmak için gerek duyulur. Teoride asıl amaç çoğunlukta olan dürüst insanları azınlıktaki sahtekar insanlardan korumaktır. Yaptırıma dayalı yasalar haliyle özgürlüğümüze bir kısıtlama getirir; ama felsefeci John Locke’ın açıklığa kavuşturduğu üzere, bir toplumsal sözleşme ile, başkalarının sahtekarlığına karşı yasaların sağladığı koruma karşılığında özgürlüğümüze dönük bu kısıtlamaları kabul ederiz.

İnsanların temelde çoğu zaman dürüst olduklarına güvenemezsek, hukuk sistemi hızla işlemez hale gelir -buradaki “çoğu zaman” kaydı önemlidir. Sadece tanıdıkların mahkemede doğruyu söyleyeceğine bel bağlamayız. Sözgelimi, adli görevlilerin de dürüst olacağına, yani doğruyu söyleyeceğine ve yasaya aykırı nüfuzun ve rüşvetin etkisi altına girmeyeceklerine güveniriz. Eğer öyle olmazlarsa, ülke artık yasalara göre değil, güç şebekelerine göre yönetilir. Ve çoğu belgede “iyi niyet” unsuru yer alır – çünkü olası her durumu öngörmek düpedüz mümkün değildir. Benzer biçimde, suçların çok yaygınlaşması halinde, mahkemeler tıkanır ve hukuk sistemi dağılır.

Ceza hukuku sisteminin temelinde yatan, “suçun kanıtlanmasına kadar masum sayılma” yönündeki klasik karine, çoğu insanın sahiden dürüst olduğunu varsayar. Dolayısıyla birisinin dürüst olmadığını ya da suç işlediğini kanıtlama yükü hukuk sistemine düşer. Adli görevlilerin, hepimizin sahtekar olduğunu varsaymasının ne kadar rahatsız edici olacağını ve hayatı nasıl zorlaştıracağını gözünüzde bir canlandırın. Britanya’da 1980′lerin başlarında, belli etnik toplulukları hedef aldığı izlenimini uyandırmasından dolayı büyük tepki çektiği için, sonunda kaldırılan “şüphelileri arama” yasalarındaki sorun buydu. Yakın dönemde terörizme karşı çıkarılan yasalar aynı sorunları körüklüyor.

Ama özellikle Britanya ve ABD’deki hukuk sistemlerinde beliren bir güven sorunu var. Çoğu insanın temelde dürüst olduğuna dair inanç, hukuk sistemi için hayati önem taşımasına karşın, son yıllarda bazı bakımlardan bu anlayışa ters düşen sosyal, siyasal ve ekonomik bir düşünce tarzı uç vermiş bulunuyor. Oyun teorisi gibi fikirler insanların temelde sahtekar olmasalar bile, en azından sonuçta dürüstlüğü devre dışı bırakan kişisel çıkarlara göre hareket ettikleri anlayışını esas alıyor. Oyun teorisindeki klasik “tutuklu ikilemi” (*) insanların hayata tutunmak için sahtekar olmayı ve başkalarının sahtekar olduğunu varsaymayı öğrenmek zorunda olduğunu öngörüyor. Böyle bir düşünce Dawkins’in “bencil gen” kavramından Margaret Thatcher’ın “toplum diye bir şeyin olmadığı” yolundaki meşhur yorumuna, Reagan iktisadına, Tony Blair’in kamu sektörü çalışanları için belirlediği “hedef”lere kadar birçok alanda ortaya çıkmış durumda – en kepaze örnek ise finans sisteminin kuralsızlaştırılmasında karşımıza çıkıyor.

(*) Oyun teorisinin meşhur tutuklu ikileminde, iki zanlı tutuklanıp ayrı hücrelere kapatılır. Delil yetersizliği nedeniyle, polis bir pazarlığa girişir. İkisinden biri diğeri aleyhine ifade verdiğinde serbest bırakılacak, ele verilen taraf ise on yıllık bir ceza alacaktır. İki zanlı da böyle bir ifadeden kaçınırsa, her birine altı aylık bir ceza verilecektir. Karşılıklı birbirlerinin aleyhine ifade vermeleri durumunda ise ikisi de beş yıl cezaya çarptırılacaktır. O halde tutuklulardan biri siz olsanız ne yaparsınız? Görünüşe bakılırsa, en iyi “strateji” diğer tutuklunun sizi ele vereceğini varsaymaktır. Eğer öyle yaparsa, en kötü ihtimalle beş yıl alırsınız; zaten yapmazsa, serbest kalırsınız. Birçok sosyal teorisyene göre, toplum da aynı varsayımlara göre işlemelidir – yani, gerçek hayatta insanlar dürüstlüğü gerçek anlamda gözetmeksizin kendi çıkarları doğrultusunda kararlar alacaktır. Sonuç olarak, hukuk insanların temelde dürüst olmadığını esas almalıdır. Asıl ilginç nokta ise böyle beklentilere ayak uydurmasıdır.